Çiçekler seçildi, mekân süslendi. Masa düzeni, oturma planları tamamlandı. Gelinliğin son provası yapıldı. Gelin heyecanlı, damat hazır, aileler memnun, gelecek güvence altında.
Bir kadının hayatının en mutlu günü gerçekleşmek üzere. Teoride. Ancak bazen de bir kadının en mutlu günü hiç gerçekleşmeyen düğün günü olabilir.
Bazen gelin kilisenin kapısından koşarak çıkar. Bazen düğünden bir gece önce arabaya atlayıp başka bir şehre gider. Bazen altar’ın önünde durup daha yirmi yaşında olduğunu ve dünyayı görmek istediğini fark eder. Bazen de düğün hiç gerçekleşecek kadar yaklaşmaz.

Rose DeWitt Bukater: Görünmez Gelinlikler ve Daralan Korseler
Rose DeWitt Bukater, Titanic’te gelinlik giymiyordu, ama düğününe doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Titanic’in güvertesinde, 1912’nin o meşhur ilk yolculuğuna çıkmak üzere olan kalabalığın arasında Rose DeWitt Bukater’ı ilk gördüğümüzde başında bir gelin duvağı yoktur, ama varlığı bize pek çok sahnede hissettirilir.
Filmin başında devasa şapkasının altından Titanic’e doğru bakar Rose. Yanında annesi, birkaç adım ötesinde nişanlısı Cal vardır. Bagajları taşınır, görevliler etraflarında koşturur, birinci sınıf yolcular kendilerine ayrılmış dünyaya doğru ilerler. Herkes dünyanın en büyük ve en görkemli gemisine binmenin heyecanını yaşarken Rose, yıllar sonra o anı bambaşka hatırlayacaktır. Çünkü Rose aslında yalnızca New York’a gitmiyordur, Rose, evliliğine doğru gidiyordur.
Cal Hockley ile evlenecek, ailesinin kaybettiği servetin yarattığı problemi çözecek, annesini ekonomik felaketten kurtaracak ve kendisinden önce aynı sofralarda oturmuş yüzlerce genç kadının yaptığı şeyi yapacaktır: güzel görünecek, doğru adamla evlenecek ve kendisine hazırlanmış hayatı yaşayacaktır.
Plan kusursuzdur. Tek sorun, Rose’un o hayatı yaşamak istememesidir.
Titanic boyunca Rose’un üzerinde görünmez bir gelinlik varmış gibi gelir insana. Cal’ın ona Heart of the Ocean’ı taktığı sahnede bu gelinlik neredeyse görünür hale gelir. Mücevher romantik bir hediye gibi sunulur ama Cal’ın Rose’la ilişkisini izledikçe Rose’un boynundaki o devasa mavi taş bir aşk sembolünden çok, Cal’ın Rose’a sahip olduğunu gösteren bir işarete benzemeye başlar. Pahalı, ağır ve kaçması zor.
Üstelik Rose’un evliliği yalnızca kişisel bir ilişki değildir. Aynı zamanda ekonomik bir anlaşmadır. Ruth da bunu herkesten daha iyi biliyor elbette. Aile servetini kaybetmiş olsa da sınıfsal konumlarını kaybetmemelidir. Rose’un Cal’la evlenmesi de bu sorunu çözecektir. Kamarada Rose’un korsesini sıkarken yaptığı konuşma bu yüzden filmin en acımasız sahnelerinden biridir. Bir yandan kızının bedenini kelimenin tam anlamıyla daraltırken bir yandan ona hayatının ne kadar dar olacağını anlatır.
Ruth, ona seçimlerinin yalnız kendisini etkilemediğini hatırlatır. Rose’dan âşık olması istenmez. Ailesinin geleceğini kendi geleceğiyle satın alması istenir.
Kadınların evliliğinin yüzyıllarca ekonomik güvenlikle bu kadar iç içe olduğu düşünüldüğünde Rose’un hikâyesi yalnızca kötü bir nişanlıdan kaçma hikâyesi olmaktan çıkıyor. Cal hikâyenin kötü adamı, evet. Ama Cal ortadan kaybolsaydı bile Rose’u o evliliğe götüren düzen hâlâ yaşamaya devam edecekti.
Belki filmin asıl antagonisti tek başına Cal değildir. Rose’a “iyi bir hayat”ın nasıl görünmesi gerektiğini çoktan anlatmış olan düzendir.
Sonra Jack gelir.
Titanic’i yalnızca Jack ve Rose’un büyük aşkı olarak hatırladığımızda Jack’in Rose’un hayatındaki daha önemli işlevini kaçırıyoruz. Jack ona yalnızca başka bir "alternatif" sunmuyor.
Başka bir hayatın ihtimalini gösteriyor.
Üçüncü sınıftaki partide Rose ayakkabılarını çıkarır, içki içer, dans eder, saçları dağılır. Birinci sınıf yemek masasında nasıl oturacağının, ne giyeceğinin, hangi çatalı kullanacağının bile belli olduğu dünyadan birkaç kat aşağıda, hayatında belki de ilk kez nasıl davranması gerektiği kendisine söylenmez. Jack ona Santa Monica’daki lunaparktan bahseder. Ata bir “hanımefendi” gibi değil, bir erkek gibi binebileceğini söyler. Seyahat etmekten, dünyayı görmekten konuşurlar.
“Bir erkek gibi.”

Küçücük bir ifade ama Rose’un önündeki dünyanın sınırlarını ele verir. Yapmak istediği şeylerin bir kısmı zaten vardır; yalnızca kadınların yapması beklenmiyordur.
Jack için sıradan olan özgürlük Rose için devrim. Çünkü hayatında ilk kez biri ona nasıl bir eş olması gerektiğini değil, nasıl yaşamak istediğini düşündürmektedir.
Belki de “runaway bride” hikâyelerinin asıl meselesi hep budur. Gelin kapıya kadar gelir, herkes yerini alır, hayatın geri kalanı kusursuz biçimde önüne serilir ve kadın birden son derece basit ama tarih boyunca kadınlar için bir o kadar tehlikeli olmuş bir soru sorar:
Ben ne istiyorum?
Rachel Green: Kesilen Kredi Kartları, Başlayan Hayatlar
Seksen küsur yıl sonra başka bir kadın bu soruya Rose’a göre hiç de zarif olmayan bir cevap verecektir.
Gelinliğiyle Manhattan sokaklarında koşarak.
Rachel Green’i Friends’te ilk gördüğümüzde üzerinde tam anlamıyla kaçtığı hayat vardır. Beyaz gelinlik, duvak, saç, makyaj… Birkaç dakika önce Barry ile evlenmesi gerekirken şimdi Central Perk’in kapısından içeri girer.
Rose’la arasında neredeyse yüz yıl vardır ama önlerindeki hayat şaşırtıcı biçimde benzerdir.
Barry ile evlenecek, ailesinin çevresinde yaşayacak, çalışmasına gerek kalmayacak ve muhtemelen hayatının geri kalanında kredi kartının ekstresini başka biri ödeyecektir.
Bir zamanlar kadınların ekonomik güvenliği için evlilik neredeyse zorunluyken Rachel’ın dünyasında kadınlar çalışabilir, para kazanabilir, kendi evlerini tutabilir.
Ama seçeneklerin var olması, onları seçmenin kolay olduğu anlamına gelmez.
Rachel bunu düğün gününde öğrenir.
Barry kötü bir adam olduğu için değil; hayatının geri kalanının daha başlamadan yazılmış olduğunu fark ettiği için kaçar.
Sonra Monica’nın evine gelir, babasıyla telefonda kavga eder ve dizinin en önemli küçük sahnelerinden birinde kredi kartlarını önüne dizer.
Makasla bir bir kartlarını kesmeye başlar ama Rachel o anda yalnızca plastik parçalarını kesmiyordur.
Bir kadının güvenliğinin önce babasının, sonra kocasının parasına bağlı olduğu hayat modelinden çıkmaya çalışıyordur.
Sonrası özellikle önemlidir çünkü hikâye ona hemen yeni bir prens vermez. Rachel kahve taşır. Kötü maaş alır. İş arar. Parasız kalır. Moda sektöründe en aşağıdan başlar. Hata yapar. Kariyer kurar. Kirasını öder.
Bağımsızlık, Central Perk’e gelinlikle girerken romantik görünür.
Ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğunda biraz daha az romantiktir.
Ama özgürlük zaten her zaman rahatlık değildir, bazen de hayatındaki hataların da başarıların da sana ait olmasıdır.
Friends’in on sezon sürebilmesi için önce bir düğünün ölmesi gerekir.
Ve belki bu yüzden kaçak gelin hikâyeleri sandığımız kadar romantik değildir. Çünkü çoğunda mesele “Yanlış adamı bırak, doğru adamı bul” değildir. Daha rahatsız edici bir ihtimal vardır:
Ya sorun damat değilse? Ya gelin henüz kendisinin kim olduğunu bilmiyorsa?
Maggie Carpenter: Kendi Yumurtasını Nasıl Sevdiğini Unutanlar
Runaway Bride bunu neredeyse şakaya dönüştürür.
Maggie Carpenter düğünlerden kaçmasıyla meşhurdur. Damatlar değişir, törenler değişir, kaçış yöntemleri değişir ama sonuç aynıdır: Maggie altar’a yaklaşır ve kaçar.
Dışarıdan teşhis koymak kolaydır.
Maggie bağlanmaktan korkuyordur.
Sonra yumurtalar gelir.
Ike, Maggie’nin eski nişanlılarıyla konuşurken garip bir şey fark eder. Maggie’ye yumurtasını nasıl sevdiğini sorduğunda herkes farklı cevap verir. Çünkü Maggie yumurtasını hep birlikte olduğu adam nasıl seviyorsa öyle seviyordur.
Küçücük, komik bir detay.
Ta ki Maggie mutfağa girip önüne farklı şekillerde hazırlanmış yumurtaları dizene kadar.
Hepsini tek tek dener.
Bu sahneyi yalnızca romantik komedi şakası olarak izlemek mümkün. Ama altında kadınlıkla ilgili çok tanıdık bir refleks vardır: uyum sağlamak.
Ne yemek istediğinden nereye gitmek istediğine, nasıl görünmesi gerektiğinden ne kadar yer kaplamasının kabul edilebilir olduğuna kadar kadınlara öğretilen şeylerden biri de budur.
Sorun çıkarma.
Uyum sağla.
Sevil.
Maggie bunu o kadar iyi yapmıştır ki birlikte olduğu erkeğin zevkleriyle kendi zevkleri arasındaki sınır silinmiştir.
Bir adamın eşi olmaya defalarca hazırlanmış ama Maggie Carpenter olmayı henüz öğrenmemiştir.
Birden bütün o düğünlerden kaçışlar başka türlü görünür.
Belki Maggie erkeklerden kaçmıyordur. Kendisini kaybettiği versiyonlarından kaçıyordur.
Kendini bulmak her zaman okyanusu geçmek ya da yeni bir kariyer kurmakla başlamıyor demek ki. Bazen önce yumurtanı nasıl sevdiğini öğrenmen gerekiyor.
Lorelai Gilmore: Delilsiz, İspatsız, Sadece “Hayır”
Fakat kadınların “hayır” demesine izin vermek konusunda hikâyeler bile bazen cimridir.
Bir kadının evlilikten vazgeçmesini kabul etmemiz için bize çoğu zaman iyi bir sebep sunulur. Adam zalimdir. Aldatmıştır. Kontrolcüdür. Başka birine âşıktır.
Cal gibi bir adam koyarsın karşımıza ve Rose kaçtığında hepimiz rahatlarız.
Çünkü o zaman kadın özgürlüğünü seçmemiştir yalnızca. Kötü adamdan da kurtulmuştur.
Peki ya adam iyi biriyse?
Gilmore Girls burada işleri biraz daha rahatsız edici hale getiriyor.
Max Medina kötü biri değildir. Yakışıklı, eğitimli, nazik, Lorelai’a âşık. Ortada “Bu adamdan hemen kaç!” dedirtecek büyük bir ihanet yoktur.
Düğün yaklaşır. Hazırlıklar yapılır. Lorelai giderek sessizleşir.
Kimse gelip onu kurtarmaz. Büyük bir skandal yaşanmaz. Lorelai yalnızca bir gerçeği kabul etmek zorunda kalır:
Bunu istemiyordur.
Kadınların “hayır”larının hâlâ ne kadar sık gerekçelendirilmesi beklendiğini düşününce bu basit cümle oldukça güçlüdür.
Neden? Ne yaptı? Başka biri mi var? Emin misin?
Sanki istememek tek başına yeterli bir neden değilmiş gibi.
Lorelai’ın hikâyesindeki radikallik de burada saklıdır. Max'in kötü biri olduğunu kanıtlamak zorunda değildir.
Çünkü bir kadının hayatı mahkeme salonu değildir. Hayır demek için delil sunması gerekmez. Bazen karşındaki insan iyidir. Önündeki hayat güzeldir. Ve yine de cevap "hayır"dır. Bir hayatın güzel olması, onu istememen için şart değildir. Mesele damat bile değildir. Mesele, bir kadının istediği hayata ulaşabilmesi için neden en başta evlenmek zorunda olduğudur.
Mia ve Sophie: Masalın Yüzyıllık Kurallarını Bozanlar
Mia Thermopolis bunu oldukça literal biçimde öğrenir.
The Princess Diaries 2 başladığında Mia, Genovia’nın gelecekteki kraliçesidir ama küçük bir yasal problem vardır: Tahta çıkabilmesi için evlenmesi gerekir.
Prensesin mutlu sonu artık yalnızca masalların standart geleneği değildir.
Kanundur.
Mia da yapılması gerekeni yapar. Uygun bir eş bulunur. Lord Andrew nazik, yakışıklı ve kraliyet standartlarına uygundur.
Düğün günü geldiğinde soru Andrew mu, Nicholas mı gibi görünür. Ama asıl soru çok daha derindir:
Neden ikisinden birini seçmek zorunda?
Mia düğünü durdurduğunda yalnızca sevmediği biriyle evlenmekten vazgeçmez. Onu o gelinliğin içine sokan sistemi de reddeder. Kraliçe olmak için neden önce bir erkeğin karısı olması gerektiğini sorar ve masalın yüzyıllardır bildiğimiz formülü bir anda bozulur.
Prenses, beyaz atlı prensini bulup kraliçe olmaz. Prenses, kraliçe olur.
Bu değişiklik aslında kadın karakterlerin hikâyelerinin nasıl anlatıldığıyla ilgili büyük bir şeyi tersine çevirir. Erkek karakterler dünyayı fetheder, meslek sahibi olur, iktidara gelir ve bu sırada âşık olabilirler. Kadın karakterlerin hikâyeleri ise çok uzun süre “Kiminle olacak?” sorusuna indirgenmiştir.
Mia'nın cevabı basittir: Önce kendisiyle olacak.
Mamma Mia! ise aynı soruyu çok daha güneşli bir Yunan adasında, ABBA şarkıları eşliğinde sorar. Sophie'nin düğünü için her şey hazırdır. Beyaz elbise, ada, davetliler, Sky, Donna ve işleri biraz karıştırmak adına üç potansiyel baba.
Sophie bütün film boyunca hayatındaki eksik parçayı bulmaya çalışır. Babasının kim olduğunu öğrenecek, onun koluna girecek, Sky ile evlenecek ve her şey olması gerektiği yere oturacaktır.
Babası onu altar’a götürecek. Sonra başka bir erkek onu oradan alacaktır.
Kadının hayatındaki bir erkekten diğerine geçişi, beyaz bir elbise ve güzel çiçeklerle kutlanacaktır ancak Sophie altar’a geldiğinde aslında bu geçişi tamamlamak zorunda olmadığını fark eder.
Sky’ı sevmediği için değil. Başka birini sevdiği için hiç değil.
Sadece daha dünyayı görmemiştir, daha kim olacağını bilmiyordur, daha yaşayacak çok şeyi vardır. Ve belki ilk kez “Sonsuza kadar seninle olmak istemiyorum” ile “Şu anda evlenmek istemiyorum” arasındaki farkı anlar.
Düğün iptal olur. Dünya yıkılmaz. Tam tersine, dünya birden Sophie’nin önünde açılır.

"Kiminle" Değil, "Kim" Olacaksın?
Belki de bu yüzden popüler kültürdeki başarısız düğünleri izlemeyi bu kadar seviyoruz.
Çünkü düğün yalnızca romantik bir ritüel değildir. Hikâye anlatımında kadınlar için uzun süre bir varış noktası olarak kullanılmıştır.
Masallarda prenses evlenir. Romantik komedilerde çift kavuşur. On dokuzuncu yüzyıl romanlarında genç kadının geleceğini belirleyen büyük soru çoğu zaman kiminle evleneceğidir.
Kamera uzaklaşır.
Müzik yükselir.
THE END.
Erkek kahramanın evlilikten sonra hâlâ yapacak işleri vardır. Kadının hikâyesiyse çoğu zaman tam orada tamamlanır.
Bu yüzden stop the wedding hikâyelerinde bizi bu kadar tatmin eden şey belki de düğünün dramatik biçimde iptal edilmesi değildir. THE END yazması gereken yerde hikâyenin devam etmesidir.
Gelin altar’a kadar gelir.
Önünde adam vardır. Arkasında ailesi. Etrafında ise onu buralara kadar getiren bütün beklentiler.
İyi bir kız ol.
Mantıklı davran.
Güvenli olanı seç.
Çok şey isteme.
Yalnız kalma.
Ve kadın bir anlığına herkesi susturup kendi hayatına bakar.
Peki ya ben başka bir şey istiyorsam?
Belki asıl skandal düğünden kaçmak değildir. Belki asıl skandal, bir kadının kendisine sunulan “mutlu sonu” beğenmeme ihtimalidir.
Rose’un hikâyesi de bu yüzden Jack öldüğünde bitmez. Aslında tam orada anlam kazanır. Jack hayatta kalsaydı Titanic’i yalnızca büyük bir aşk hikâyesi olarak okumak çok daha kolay olurdu. Rose, Cal’ı bırakmış, yanlış adamdan kaçmış ve doğru adamı seçmiş olurdu.
Ama Jack ölür. Ve Rose yine de geri dönmez.
Carpathia, New York’a vardığında yağmur yağmaktadır. Battaniyeye sarılmış, ıslak saçları yüzüne yapışmış genç kadına bir görevli adını sorar.
“Dawson,” der. “Rose Dawson.”
Bunu Jack’e yapılmış romantik bir jest olarak okumak mümkün. Elbette öyledir de.
Ama yıllar sonra filmin bize gösterdiği fotoğraflar başka bir hikâye anlatır.
Rose ata binmiştir.
Seyahat etmiştir.
Uçağa binmiştir.
Oyuncu olmuştur.
Yaşlanmıştır.
Jack’in ona anlattığı hayatı yaşamıştır ama fotoğrafların hiçbirinde Jack yoktur.
Cal da yoktur.
Yalnızca Rose vardır.
Ve belki Titanic’in en feminist tarafı tam da burada saklıdır. Jack, Rose'un hikâyesinin mutlu sonu değildir.
Rose'un kendi hikâyesinin olduğunu fark etmesini sağlayan kişidir. Sonrası yalnızca ona aittir.
Rachel’ın hikâyesi de Barry’den sonra kimi sevdiğiyle sınırlı değildir; kendi parasını kazanabilen Rachel Green’e dönüşmesiyle ilgilidir.
Maggie’nin hikâyesi sonunda doğru adamı bulmasından önce, kendi zevklerini bulmasıyla ilgilidir.
Lorelai’ın hikâyesi başka bir aşk ihtimalinden önce, istemediği bir hayata açıklama yapmak zorunda kalmadan hayır diyebilmesiyle ilgilidir.
Mia’nın hikâyesi Nicholas’tan önce, iktidarını bir kocadan almak zorunda olmadığını anlamasıyla ilgilidir.
Sophie’nin hikâyesi Sky’dan önce, daha yaşayacak bir hayatı olduğunu fark etmesiyle ilgilidir.
Hepsinin yaptığı aynı şeydir:
Kendilerine yıllardır sorulan “Kiminle olacaksın?” sorusunu bir kenara bırakıp çok daha önemli bir soru sormak.
“Kim olacağım?”
Hot Take:
Medya düğünden kaçan kadınları seviyor. Ama nedense tek başlarına kaçmalarına o kadar da güvenmiyor.
Yazarın da en sevdiği filmlerden biri olan The Notebook’ta:
Allie, Lon’u bırakıp Noah’ı seçiyor.
Titanic’te ilk bakışta:
Rose, Cal’ı bırakıp Jack’i seçiyor.
Aynı trope gibi görünüyor: Nişanlı kadın, hayatının gerçek aşkıyla karşılaşıyor ve kendisi için seçilmiş adamı terk ediyor. Hatta romantizm yeterince büyükse işin aldatma tarafını bile unutuyoruz. Biraz yağmur, yıllarca saklanmış mektuplar, dramatik bir öpüşme… Dümdüz bir aldatma hikayesi bir anda “kader” olabiliyor.
Ama Rose’un hikâyesinde küçük ve çok önemli bir fark var:
Allie, Lon’u Noah için bırakıyor.
Rose, Cal’ı Rose için bırakıyor.
Jack, Rose’un varış noktası değil; çıkış kapısı.
Tam da bu yüzden bu iki hikâyeyi aynı kefeye koymak biraz haksızlık. The Notebook’ta özgürleşme, romantik bir seçimle iç içe: Allie’nin önünde iki hayat vardır ve film ona hangisini istediğini sordururken bu iki hayatı iki erkek üzerinden anlatır. Lon’dan vazgeçmek, Noah’a dönmek demektir.
Titanic ise aynı formülle başlayıp başka bir yere varır. Rose’un seçimi filmin sonunda Cal ve Jack arasında değildir. Çünkü Jack ölür ve Rose yine de Cal’a dönmez. Ata biner, seyahat eder, uçar, oyuncu olur, yaşlanır. Jack’in ona hayal ettirdiği hayatı Jack olmadan yaşar.
Bu yüzden Rose’u yalnızca “nişanlısını başka bir adam için terk eden kadın” olarak okumak, hikâyesinin en önemli tarafını kaçırmak olur. Jack Rose’u Cal’dan çalmaz; Rose’a Cal’sız, hatta en sonunda Jack’siz de var olabileceği bir hayat gösterir.
Aslında Hollywood’un asıl problemi runaway bride’lar değil. Bir kadının “Ben bu hayatı istemiyorum” demesini tek başına yeterince romantik bulmaması. Yanlış adamı bırakabilir, evet, ama senaryo ona hemen doğru adamı göstermek istiyor. Oysa bazen de hikâyenin sonunda yeni bir adam, büyük bir aşk ya da kaderin kusursuz planı olmak zorunda değil. Bazen insan, yanlış hayatı geride bırakıp bir kapıdan çıkıyor ve sonrasında ne olacağını bilmiyor.
Belki de en cesur mutlu son budur: Önünde hazır bir senaryo olmadan, kendi yazacağın bir hikâyeye başladığını bilmek.
Çünkü hayat, kimin doğru insan olduğunu bize dramatik bir öpüşme sahnesiyle söylemiyor; yanlış seçimlerin üzerine müzik girmiyor, doğru zaman geldiğinde kamera yakınlaşmıyor. Çoğu zaman aşkı, ayrılığı, yanlış insanları ve doğru zamanları kendi kendine çözmeye çalışan sıradan, normal insanlarız. Aslında bazı normal insanların aşkı da başlı başına bambaşka bir konu, ama onu şimdilik burada bırakalım.